Kullanıcı Aletleri

Site Aletleri


inikas

İn’ikas

  • Yansıma, aksetme, parlak bir şeyde görünme ve hissedilme.
  • “Güneşin kendi Hâlık’ının izniyle ve emriyle üç çeşit tecellisi ve in’ikâsı ve ifazâsı var; birisi çiçeklere, birisi kamere ve seyyarelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in’ikâslarıdır.”1)
  • Sohbet-i nebeviye öyle bir iksirdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr u sülûke mukabil, hakikatin envârına mazhar olur. Çünkü sohbette insibağ ve in’ikâs vardır. Mâlûmdur ki: İn’ikâs ve tebaiyetle, o Nur-u Âzam-ı Nübüvvet’le beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyeti ile öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler sahabe derecesine çıkamıyorlar.”2)
  • “Ey dünya-perest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat, o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-i mevcud oldukları hâlde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır, mâdum bir dünyayı mevcud zannedersin.”3)
  • “… nasıl ki güneşin cilve-i in’ikâsı, kemâl-i sühuletle külfetsiz en küçük zerrecik câmidden tut, ta en büyük bir denizin yüzüne kadar feyzini ve tesirini misâlî güneşçiklerle gayet kolaylıkla gösterdikleri hâlde; eğer güneşten nisbeti kesilse, o vakit her bir zerrecikte tabiî ve bizzât bir güneşin hâricî vücûdu imtinâ derecesinde bir suûbetle olabilmesi, kabul edilmek lâzım gelir.”4)
  • “… nasıl ki yeryüzünde bulunan parlak şeylerin güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyânın lem’alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar yine hayalî güneşçiklere aynalık etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki; o lem’alar, yüksek bir tek güneşin cilve-i in’ikâsıdırlar ve güneşin vücudunu muhtelif diller ile yâd ediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işaret ediyorlar.”5)
  • Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir.. başkasına sirâyet ve in’ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese, o başka meseledir. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur.. sirayet ve in’ikâs etmek, şe’nidir. Ve ondandır ki; ‘Dostun dostu dosttur.’ sözü, durûb-u emsâl sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki; ‘Bir göz hatırı için çok gözler sevilir.’ sözü umumun lisanında gezer.”7)
  • “… her kemâl ve cemâl sahibi, fıtraten cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o muhtelif esmâ dahi, dâimî ve sermedî oldukları için dâimî bir surette Zât-ı Akdes hesabına tezahür isterler. Yani nakışlarını görmek isterler. Yani, kendi nakışlarının aynalarında cilve-i cemâllerini ve in’ikâs-ı kemâllerini görmek ve göstermek isterler.”8)
  • “Sözler’de in’ikâs etmiş Kur’ân-ı Hakîm’in lemeât-ı i’câziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inâyât-ı rabbâniyenin izharına mükellefiz. Çünkü o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.”9)
  • “Birbirinden eşeff ve eltaf, kudretin çok aynaları vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, âlem-i misalden âlem-i ervaha, hatta zamana, fikre tenevvü ediyor. Hava aynasında bir kelime, milyonlar kelimât olur. Kalem-i kudret, şu sırr-ı tenasülü pek acîb istinsah ediyor. İn’ikas, ya hüviyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar. Kesifin timsalleri, birer meyyit-i müteharriktir. Bir ruh-u nurâninin kendi aynalarında olan timsalleri, birer hayy-ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.”10)
  • “Hem madem biz gözümüzle görüyoruz, öyle ihatalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki; zîhayat, her şeyin ve her hâdisenin çok suretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini.. ve esmâ-yı ilâhiyeye karşı lisân-ı hâl ile tesbihatına dair sayfa-yı âmâlini.. misalî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında.. ve levh-i mahfûzun numûnecikleri olan kuva-yı hâfızalarında.. ve bilhassa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütüphânesi olan kuvve-i hâfızasında ve sair maddî ve mânevî in’ikâs aynalarında kaydeder, yazdırır, zaptederek muhafaza altına alır.”11)
  • “İlm-i muhitten in’ikâs eden kader, her şeyde esmâ-yı nuriyeden bir hisse tersim etmiştir.”12)
  • “Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riyâ ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye ise nur-u imandan in’ikâs edip dalgalanan bir ziyadır.”13)
  • “Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile yani in’ikâs itibarıyla istiab eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat yani hacimleri itibarıyla içine alamaz. Binâenaleyh yağmurun şemsin timsâline mâkes olan katreleri gibi kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve iradeye müstenid kudret-i nuraniye-i ezeliyenin –tecelli ve in’ikâs itibarıyla– lem’alarına mazhar olabilirler.”14)
  • İnsan-ı müminin kıymeti, ihtiva ettiği sanat-ı âliye ile esmâ-yı hüsnâdan in’ikâs eden cilvelerin nakışları nisbetindedir.”15)
  • “… masnûâttaki kemâlât, Cenâb-ı Hakk’ın kemâlinden in’ikâs eden bir gölge olduğuna nazaran, masnûât, sıfât-ı ilâhiye ile muvâzene hakkına mâlik değildir.”16)
  • “Muvakkat bir fütur, bir tembellik sizde ârız olduğunu yazıyorsunuz. Baharda kanın galeyânından gelen ve gecelerin kısalmasındaki uykusuzluğundan neş’et eden ve müstemilerin kalbleri işlere teveccüh etmelerinden tevellüd eden rehavet ve füturdan başka, meyanımızdaki münasebet-i ruhiyenin râbıtasıyla, musibetin eseri olarak bendeki sarsıntının size in’ikâsı ve sirayet etmesi mümkündür.
  • Merhum Abdurrahman’ın vefatı zamanında, bilmediğim hâlde, o münasebet-i ruhiye cihetiyle fazla bir sarsıntıyı Ramazan-ı Şerif’te hissettim. Şimdi anladım ki şuurî ve ihtiyarî olmayan çok in’ikâsât vardır.”17)
  • “… bir mânâda O’nun bir asıl, varlığın da O’nun vücudunun ziyasının bir in’ikâsı olması itibarıyla bütün âleme bir hayal ve gölge nazarıyla bakılabilir ve kâinat, insan, hâdiseler ‘bir varmış-bir yokmuş’ mülâhazası içinde değerlendirilebilir; ama bu kat’iyen her şey ‘O’ demek değildir.”18)
  • “Tekvînî emirler açısından bir baştan bir başa bütün kâinatlar ism-i Zâhir’in dili, tercümanı, ziyası ve mahall-i in’ikası; ism-i Bâtın’ın da resm-i nuranîsi, ruhu ve mânâsıdır.”19)
  • “Mevcudat, hayy olan ‘vücud’ sıfatının zılli, aksi ve bir şuaı; insanların ilimleri, mârifetleri, ‘ilim’ sıfatının bir yansıması ve değişik merâyâda tele’lüü; canlı-cansız umum varlıkta müşâhede edilen bütün güçler, kuvvetler de ‘kudret’ sıfatının bir in’ikâsıdır.. diğer ilâhî sıfatlar da taalluk alanları itibarıyla aynı şekilde yorumlanabilir.”20)
  • “Hayat sıfat-ı sübhaniyesi – Mevsûf-u Münezzeh’e hicap– bütün canlılar âleminde tecellî ve in’ikaslarla kendini gösterirken, Mevsûf-u Mukaddes’ten ayrılma, parçalanma, bölünme… gibi avârıza da maruz kalmaz; O bunların hepsinden münezzeh ve müberradır.”21)

Ayrıca Bakınız

Dipnotlar

1)
Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 358.
2)
A.g.e. s. 532.
3)
Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 170.
4)
A.g.e. s. 228.
5)
A.g.e. s. 415.
6)
Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 51.
7)
s. 299.
8)
A.g.e. s. 327.
9)
A.g.e. s. 416.
10)
A.g.e. s. 530.
11)
Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 202.
12)
Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 94.
13)
A.g.e. s. 102.
14)
A.g.e. s. 111 – 112.
15)
A.g.e. s. 212.
16)
A.g.e. s. 218.
17)
Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lâhikası, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 236.
18)
M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, İstanbul: Nil Yayınları, 2008, s. 362.
19)
A.g.e. s. 557.
20)
A.g.e. s. 774.
21)
A.g.e. s. 783.
inikas.txt · Son değiştirilme: 2024/05/29 13:39 Değiştiren: Editör